Bu Blogda Ara

14 Ağustos 2015 Cuma

BACKPACKERS!!! Sırt Çantalı Yolculuk Notları...

İzmir'den güneye doğru sırt çantalarımızı hazırlayıp 2 arkadaş yola çıkıyoruz. İlk durağımızın Bodrum olacağına karar veriyoruz. Sonrası "Allah Kerim!" Rezervasyon yok, plan yok. Herşey vardığımız yerde ettiğimiz sohbetlerde bir plana dönüşüyor. 

Bodrum otogara iniyoruz ve kendimi iki üç kez "Evvveeeetttt!" deyip devamını getiremezken buluyorum. Çünkü ortada hiç bir plan yok. En iyisi birşeyler yiyelim zihnimiz açılır deyip kendimizi Çakır Ali'de buluyoruz. Dönerleri yerken biraz araştırma yapıyoruz ve sonrasında orası burası dolaşırken merkezdeki pansiyonumuz "Menekşe Pansiyon"u buluyoruz. İlk gün merkezden denize giriyoruz. Kef Beach'deyiz. İkinci gün ise Türkbükü'ndeyiz. Harika bir koy, birbirinden güzel plajlar... Yüzmelere doyamıyoruz. Bir akşam Sünger Pizza'da yiyoruz; Sinem BALIK ÇORBASI'nın harika olduğunu söylüyor; benim yediğim pizza da fena değil. İkinci gün arkadaş ve internet yorumları bizi ARKA PIZZERIA'ya götürüyor. Çok sıcak karşılama, iştah açan harika bir sarımsak kokusu, gülen yüzlerimiz ve müthiş lezzetli bir pizza oradan hep hatırlayacaklarımız.


7 Ağustos Cuma Bodrum'dan Kos'a geçiyoruz. En son Eylül 2011'de buraya gelmişim. Şimdi dört yıl sonra yine Kos'dayım. Jasmine diye bir apartda kalıyoruz. Fiyatı temizliği konumu çok güzel. İlk gün Paradise Beach'deyiz. Otobüs ile 45 dk.'da ulaşabiliyorsunuz. Cumartesi ise tekne turu yapıyoruz. Kalymnos, Pserimos ve Plati duraklarımız. Pserimos'da da deniz güzeldi ama Plati Yunanlıların deyimi ile "Kataplhktikh!!!" yani şahaneydi. Kristal berraklığında bir denizde yüzdük ve büyülendik.


Kos sonrasında 16.30 feribotu ile dönüp 17.30 civarı Bodrum'a ulaşıyoruz. Halk plajında denize girip serinleyip hemen ev yemeği arayışına giriyoruz. Ali Dokasan Sakallı Restaurant imdadımıza yetişiyor. Oh! Ev yemeği! Bamya ve mercimek çorbası gerçekten lezzetli...


Ve 5 saatlik bir yolculukla son durağımız Fethiye'ye ulaşıyoruz. İlk konaklama hikayemiz biraz tatsız, rutubet kokusundan zar zor uyduğumuz bir gecenin ardından sabah o otelden kaçarak uzaklaşıyoruz. Çantalar sırtımızda Hisarönü'nden Ölüdeniz'e harika bir manzara eşliğinde 5 km. kadar yürüyoruz. Bir yandan da Küflü Otel geyikleri yapıyoruz. Ölüdeniz'de buluduğumuz ve bir önceki deneyimimizden sonra bizde 5 yıldızlı otel etkisi yaratan Türk Otel'de kalıyoruz. Ve Ölüdeniz macerasına hazırız!!!

İlk gün yine bir tekne turu yapıyoruz. İlk durak Kelebekler Vadisi. Deniz ve vadi büyüleyici... Birbirinden harika koylarda yüzmek harika. 

Ölüdeniz'deki ikinci ve son günümüzde o güne yakışır nitelikte birşey yapıyoruz. JEEP SAFARI'ye gidiyoruz ve çok eğleniyoruz. Su tabancaları elimizde sabah jeeplere atlıyoruz. Yaka köy senin Saklıkent benim dolaşıyoruz. Ve bu sırada Jeep'ten Jeep'e, köylülerle, çocuklarla hemen herkesle su savaşı yapıyoruz. Çocuklar gibi şen; mutluyuz. Sanırım bütün gün birbirimizi ıslattık ve inanılmaz güldük. Bütün günü bir jeepin üzerinde ıslak geçirdik ama Sinem de ben de hem suyu hem de eğlenceyi çok sevdiğimiz için bu turda bu işin en çok tadını çıkaranlardandık. 

Son durak GİZLİ ŞELALE! Gerçekten görülesi. Şelalede olmak, şelalenin altına girmek, ortam, sesler, renkler, herşey bizi büyülüyor. Dönmek istemiyoruz. 

Ölüdeniz'de yemek noktalarımız ZUCCA ve JADE TERAS. Özellikle Jade Teras'a bayılıyoruz.  


Bu turu, "WHAT IS NEXT? deyip bitiriyoruz. Muhtemelen kısa zaman içinde göreceğiz çünkü biz bu sırt çantalı yolculuk işini sevdik"

Son olarak bu gezinin ruh halini ne anlatıyor derseniz. Galiba Nazım Hikmet'in aşağıdaki şiiri diyebilirim...

Basit yasayacaksin. Basit... 
Mesela susayinca su içecek kadar basit. 
Dört çikacak, ikiyle ikiyi çarptiginda. 
Tek dügmesi olacak elindeki cihazin; 
Tek bir dügme, tek bir cümle gibi... 
Sevince lafi dolandirmadan söyledigin "seni seviyorum" gibi. 
Basit bir öpücük yetecek sana... 
Basit, sicak bir öpücük; 
ve o öpücükle dolacak tüm günlerin, tüm düslerin. 
O öpücük için yapacaksin hayatinin kavgasini, 
Öpücük için yiyeceksin hayatinin dayagini. 
Kabak çekirdegi verecek sana rakamlarin veremedigi mutlulugu. 
El yazisiyla yazilmis egri bügrü bir mektup olacak 
en degerli kagidin-hep yaninda tasidigin, atmaya kiyamadigin. 
Iki harekette giyiniverecek, 
iki harekette soyunuvereceksin. 
Kisacik olacak uyanman, ve yola çikman arasinda geçen süre; 
Kisacik olacak sicacik kollara dolanman ve 
Kendin bile anlayabileceksin yazdiklarini; 
bakislarin bile anlatabilecek kendini. 
Beklentilerin de basit olacak: 
Kaf Dagi'nin önünde bekleyecek mutluluklar. 
Bir islikta bulabileceksin en uzun dostluk romanini; 
ya da bir damla gözyasi yasatacak sana en ucuz romanini; 
Pankreasinin sagligina dua edeceksin kapatirken gözlerini. 
Zafer isareti yapacaksin tuvaletten çikarken. 
Bir kasarli tost olacak aradigin nasil oturacagini bilemedigin sofrada, 
parmaklarin en kiymetli çatalin. 
Yine, ayni parmaklar çözecek en karmasik denklemleri. 
Iskenderi'in kilici duracak avukat rehberinin yaninda. 
Bir filarmoni orkestrasi veremeyecek sana 
kontrplak bir gitarda dogru basilmis bir fa diyezin mutlulugunu 
Makyaji ilk "a"sina kadar bilmen yetecek. 
temizlik kokacak en pahali parfümün. 
"Bilmiyorum" diyebileceksin bilmediginde ve 
çok normal olacak "bilemeyesin". 
Tek dereden su getirmen yetecek, 
bir "istemiyorum" diyebilmeye, 
Ne durdugu farketmeyecek abanin altinda. 
Saatin, sadece saati gösterecek, 
Telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksin, 
Küçük bir not defteri olacak "bilgini" en hizli "sayan" 
Basit yasayacaksin, basit. 
Sanki yasamin bir gün sona erecekmis gibi basit...
Çay simit ve peynirle 

Nazim Hikmet Ran


Hola! Barcelona! 29 Haziran - 2 Temmuz 2015

"Genel olarak geziler sonrasında hazırladığım nerede kaldım, ne yedim, nerelerde yedim, nereleri gördüm gibi bir düzende yazmayacağım Barselona'yı... Çünkü bence burası sokaklarında kaybolunarak, yüreğin seni nereye götürüyorsa oraya giderek orada durarak gezilecek bir şehir." 
Elbette ben de gelmeden önce blogları şöyle bir okudum ve kendime görmeden dönme listesi yaptım ama buraya gelince burayı çok da fazla plan yapmadan yaşamanın çok daha keyifli olacağına karar verdim. 

O nedenle, görmeden dönmeyin denen pek çok yeri belki görmeden döneceğim ama zihnimde ve ruhumda güzel bir tatla.

Şimdi Barselona'ya dair dolaşırken aldığım bazı notlar:

  • Barselona yeşil ile büyük bir şehrin ve tarihin buluşması gibi. Doğa şehre o kadar hakim ki şehirde değilmişsiniz gibi hissediyorsunuz. 
  • TAPAS: Yemeğin lezzeti biraz da ruh halinde gizli. Ayakta yenen bir yemek iyi bir ruh hali ile birleşirse Barselona'da bir tapas restaurantındasınız demektir.
  • Sagrada familia çok ihtişamlı bir kilise. Ben dini o derece büyük bir ihtişam ile örtüştüremiyorum. Tanrıya olan sevgiyi ve inancı göstermek için de o büyük ihtişama gerek olduğuna inanmıyorum. Ama gördüğüm o büyük ihtişamlı kilisenin arkasında büyük, zihni zorlayan bir İLHAM gördüm ve o kişinin o ilhamı Tanrı düşüncesinden aldığını düşününce Sagrada familia benim için daha ilginç oldu. Ne anlatmak istediği ile ilgilenmeseniz bile nasıl anlattığına kayıtsız kalmanız imkansız.
  • Gaudi hayal gücünün mimari ile buluşması ama mimarinin bizim görmeye alışık olduğumuz keskin çizgilerine, planlarına inat hayalin gücünü kaybetmemesi gibi. 
  • Park Güell, beni harika bir manzara eşliğinde hayal dünyasına götürdü. 
  • 2. günün sonunda tapas yemenin raconuna alışabildim. Ciudad Condal'da yarım litre sangria eşliğinde... Barselona tapas cenneti ve bence tapas bizim yeme zevkimize çok uygun. Özellikle tek kişi yolculuk yapıyorsanız küçük porsiyonlar ile bir sürü şeyi tadabiliyorsunuz. 
  • Kararlar kararlar: Barselona'da karar verdim; bundan sonra hiçbir şehri koştur koştur gezmeyeceğim. Aman şehirdeki görülmesi gereken her yeri göreyim diye çıktığımız tatilleri bir koşuşturmacaya çeviriyoruz. Bir yerdeki herşeyi görmemiş olmak bir kayıp değil; o şehri tekrar görme nedeni olabilir ancak!
  • Barselona beni gerçek hayattan çekip çıkardı sanki; tam da istediğim gibi!!!
  • Sangria içtikçe dünyanın umrunuzda olma düzeyi düşüyor. (Bu kötü açıklamalar da Sangria'nın suçu :) )
  • Barselona insana kendini devamlı aç hissettiren bir şehir. Tam doydum derken son lokmanın lezzeti ile tekrar acıkıyorsunuz.
  • Ve İzmir'de bir tapas partisi vermek şart oldu dedirten şehir (NOT: O partiyi verdim :) 

"Evdeki Tapas Party" :)
  • Burada en zevk aldığım şeylerden biri ara sokaklarda kaybolmak ve keşfetmekti.
  • Barselona hayata verilen bir mola gibi ve hayatı dibine kadar hissettiğin...
  • Plaça Reial'de havuz başında içtiğim yarım litre sangrianın hafif baş dönmesi ile oturuyorum. Gaudi tasarımı sokak lambaları beni düşündürüyor. Barselona o kadar Gaudi kokuyor ki an gelmiyor ki onunla ilgili birşey düşünmeyin. 



"BARSELONA'DA KENDİMİ HEP BİR FİLM KARESİNDE GİBİ HİSSEDİYORUM." 1.7.2015


15 Temmuz 2015 Çarşamba

New Balance 10K Koşusu için BOZCAADA'dayım (8-10 Mayıs 2015)

İzmir'den Ulaşım: Açıkcası benim için hiç bu konuyu öncesinde düşünecek zamanım olmadı. Uzun planlar yapamadım. Öyle olunca da araba ile gitmek iyi ve alternatif gibi göründü. İzmir'den 6.30'da yola çıktım ve 11.00 feribotuna yetişecek şekilde 10.45'de Geyikli Limanı'na ulaştım. Yol beklediğimden rahattı. Kaz dağları eteklerinde virajlı bir 15-20 dk. var herhalde ama orayı da öncesinde harika manzara eşliğinde kahvemi içerek ve yol boyunca da mırıldanabileceğim şarkılar dinleyerek kolay atlattım. Feribot ile yaklaşık yarım saatte Bozcaada'daydım. Gidiş dönüş 70 TL. 
Bozcaada'yı daha büyük hayal etmiştim ama küçük bir ada; yani sanıyorum yarım günde adanın büyük bir bölümünü gördüm. Ama araba rahatlık tabi. Bir daha gelecek olsam belki arabayı Geyikli'de de bırakabilirdim. Tam da emin değilim; modunuza ne kadar rahat etmek istediğinize bağlı olarak değişir. 

Küçük keyifli bir ada burası. Şehirmerkezi ufacık ama insanı mutlu etmeye yetiyor. 

Yoğun iş temposunda sanki başka bir ülkeye seyahat etmişim hissi yarattı bende. Yoldada Yunan radyo kanalları eşliğinde gelince, Rum evlerinin olduğu sokaklarda yürüyünce kendi evimiz rahatlığında bir Yunan adası ziyareti yapmış gelmiş gibi oldum. 

Bozcaada'da gördüğüm güzel plajlardan; beni çok mutlu eden şarap evinden bahsedeceğim ama önce bugünkü koşu hakkında biraz yazmak istiyorum.



İlk kez bir yarışa katılıyorum. Hayatımda ikinci kez 10K koşacağım; üstelik de bu bir yarışta olacak. Bozcaada'ya ilk kez geliyorum. Bu yazın başlangıcı ilkler ve yenilikler ile oldu o nedenle bu yazı bir ilkler ve yenilikler yazı olarak hayal ediyorum. Gelelim 10K'ya... 10K benim için "terra incognita" bilinmez topraklar değil. Bir kere koştum sonra da hep 7K, 9K gibi 10'a yakın koşular yaptım. Ama bu parkurun çok zorlayıcı olduğu konuşuluyor; herşeye rağmen kendimi tanıyorum bu parkuru bitireceğim. 

TENEDION CAFE: Sahibi Haşim Abi ile keyifli sohbet edebileceğiniz, adaya dair hikayeler dinleyebileceğiniz, yeni dostluklar kurup onlarla geceye devam edebileceğiniz çok keyifli süprizlerle dolu bir mekan burası. 

Çamlıbağ şaraplarını üretiyor ve satıyorlar. Bir blush söyleyin; yanına küçük bir peynir tabağı ve sohbet eşliğinde kaldırımdaki minderlere oturun...

Tekrar biraz koşuya döneyim. Sıcak, rüzgar ve yokuş sanırım Bozcaada parkurunun kilit kelimeleri. 1.08.36 ile koştum. 763 Kadın içerisinde 235. olmuşum. Genelde 7.00 civarı bir pace ile koşuyorum. Ama bu yokuşlu parkura rağmen yarışmanın verdiği motivasyonla ya da diğer bir ifade ile 2500 kişi ile aynı yöne koşmanın verdiği gazla diyeyim 6.35 pace ile koştum. İlk 10K için iyi bir sonuç. Koşu camiası için küçük benim için büyük bir adım.

Kaldığım otel KALİNDA. Sahibi Kamuran Hn. bir müşteri gibi değil de evinde ağırladığı bir misafir gibi davranıyor size. Odaları çok güzel. Kahvaltısı 4-4'lük. Bir Rum evinde konaklamak da benim için hoş bir hediyesi. 
Kamuran Kahraman 532.2212659
www.kalindahotel.com

Kaldığım Odanın Penceresinden...
NEREDE YEMEK YENİR? 
Bozcaada'da meyhanelerin olduğu bir sokak var. BattıBalık, Güverte, Simon, Sandal gibi isimler çok talep görüyor. Ben hiç birini denemedim ama açıkcası bana hepsi aynı göründü. Balık, kalamar, karides, meze, rakı, şarap... Kalsik Ege mutfağı...
Ben ilk gece samimi karşılamaları nedeni ile Bade-i Aşk'ı tercih ettim. İsmi de çok hoşuma gitti. Yemekleri de güzeldi. 
2. gece orası senin burası benim içeyim güzelleşeyim demiştim. Öyle de yaptım. Güveç lokantada bir çorba içtim. Açlıktan mı bilmem çorbası da ekmeği de çok lezzetli geldi. 

NEREDE TAKILINIR?
Tenedion, Polente, Bakkal gözüme takılanlar... Polente akşam üzeri ve gece yemekten sonra cıvıl cıvıl... Tüm herkesin buluşma noktası. Adadaki hemen herkesi görebileceğiniz bir yer.

Adanın dört bir tarafında çok güzel koylar var. AYAZMA PLAJI en meşhur plajı... Deniz buz desem tam anlamıyla hakkını verememiş bile olabilirim. Enson böyle soğuk suya Akyaka Azmak'ta girmiştim sanırım. Bilenler için Çeşme Altınkum'u andırıyor (!) diyebiliriz.

Ve şuan Çınaraltı Kafe'de çınarın altında yazıyorum bu satırları. (10.5.2015 Pazar) Sıkıldığım bunaldığım anlarda hatırlamak üzere gittiğim yerlerde bazı fotoğraflar çekerim zihnimde. BOZCAADA görüntüm de bu çınarın altından. Çınarın tam altında oturup başınızı yukarı kaldırıp bakıyorsunuz. Deniz havasını içinize çekerek görüntüyü zihninize kaydediyorsunuz. Sonra günlük hayatın temposunda ne zaman bunalsanız gözünüzü kapatıp o sizi rahatlatan yere gidebilirsiniz.





18 Şubat 2015 Çarşamba

"Ateş düştüğü yeri yakıyor"

“Ateş düştüğü yeri yakıyor” Bu söze çok inanırım ben. Empati kurmak imkansızdır ölüm karşısında. Siz birebir aynısını bile yaşamış olsanız karşınızdakini ancak biryere kadar anlayabilirsiniz. O nedenle de sessiz kaldım aslında... Yazmak istemedim. Ahkam kesmek gibi olacak diye düşündüm; hariçten gazel okuyacakmışım gibi geldi. Facebook’da, Twitter’da, Instagram’da üç beş cümleye, bir fotoğrafa sığdıramadım hissettiğimi; öyle olunca da sustum. Ama bir yandan da sessizliğim üzdü beni. Her gün okudukça, izledikçe, öfkem, acım, hüznüm, kafamdaki sorular çoğaldıkça sessizlik üzerime gelmeye başladı. İşte o yüzden yazıyorum burada.

Bugünlerde yaşananlar değil aslında sadece, her zaman bu ülkede bu dünyada yaşananlar, bizim “Aaa ne olmuş duydun mu haberi?" dediğimiz sonra da bir süre sonra unuttuğumuz tüm yaşananlar. Son noktası gencecik bir kızın canice, nefretle, kötülükle, vicdansızlıkla birleşen ölümü. Tanımıyorum ama fotoğraflarına baktığımda kötülüğü yanına iliştiremiyorum; ailesini görünce sevgi ile büyütüldüğünü her damla göz yaşında, her sözde hissedebiliyorum. Sonra da diyorum ki, kötülük ne zaman bu kadar kötü oldu? Her insanın içinde az ya da çok olduğuna inandığım kötülük birilerinin elinde nasıl bu kadar kontrolden çıkabildi? Bunlar birer soru cümlesi değil de isyan cümlesi aslında. Bize masallarda hep anlatılıyordu ya; iyilik hani hep kazanıyordu.  

Bu yaşananlar düşünüldüğünde ve buna hergün bir başka yenisi eklendiğinde aslında sorunun sadece “Kadın”, “Kadına bakış”, “Kadının toplumdaki yeri” gibi tanımlanmasının; bunun bir Türkiye sorunu gibi görülmesinin, olayın bütününü anlamakta bizi sınırladığını düşünüyorum. Sorun kadın olma erkek olma, kadın haklarına saygı duyma duymama, kadını bir meta gibi görme görmeme sorunu olduğunu değil de sorunun aslında bir insanlık sorunu olduğunu düşünüyorum. Her gün bir haber görmeyelim ki birisi yok yere, bazen bir öfke ile, bazen bir ihmal ile, bazen maddi olanaksızlıklar nedeni ile, bazen kıskançlık ile , bazen hırs ile öldürülmemiş ya da ölmemiş olsun. Ölümün iyisi kötüsü olur mu? Durun düşünün artık bazı ölümlerin diğerlerine göre daha iyi olduğunu bile düşünmeye başlamadık mı? Budur geldiğimiz noktanın ciddiyetini gösteren. Evet, bir insanlık sorunu ile karşı karşıyayız ve bu insanlık sorunu içerisinde kadının mağdur olduğu durum ve bu durumların içeriği ne yazık ki zaman zaman çok daha acı ve toplumu derinden yaralayıcı.

Yaptırımları arttırmak, idam cezaları, hadım etme cezaları caydırıcı olacak mı? İnanıyorum ki belirli bir düzeyde olacaktır. Ama bence asıl olması gereken, toplumun özündeki değerlere sahip çıkmasıdır; toplumun içindeki iyiliğin sesini dinlemesidir; toplumun inandığı şeylerin özüne uygun davranmaya çalışmasıdır. Bunu da yaptırım ile ya da toplumsal baskının ötesinde gerçekleşmesidir. Toplumun iyileşmesi bireylerin iyileşmesinden geçer. Bugün kendimizi iyileştirecek bir şey yapalım, çocuğumuza, komşumuzun çocuğuna iyiliği aşılayalım ya da kendi davranışımızla örnek olalım.

Bugün için önlemi belki ceza ile alabilirsiniz ama geleceğimizi kurtarmanın yolu sadece düşüncede/inançda kalan değil davranışla da gösterilen bireysel iyilik ve sevgi, bu iyilik ve sevginin etrafımızdaki insanlara özellikle de çocuklara aktarılması, öğretilmesi ve hissettirilmesi için olabildiğince çabalamaktır.  

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Sakız Notlarıma Ek...

Sakız Adası notlarıma ufak bir ekleme yapacağım bugün...

Diğer Sakız Adası notlarım için http://oozgen.blogspot.com.tr/2012/10/chios-sakz-gunlugu.html

5-6 Temmuz 2014'de yaptığım Sakız gezisi hep gittiğim gördüğüm Pirgi ve Mesta köylerini yeniden görmemi sağladı. Bence bir iki kere görülmüş olsa da aradan zaman geçip tekrar görüldüğünde aynı beğeni hissini hep yaratıyor bu iki köy. Köy gezilerinden sonra biz kızlar kendimizi deniz kenerına attık ve Mavra Volia diye bilinen sadece siyah taşlarla kaplı plaja gittik. Plajda küçücük bir kafe var onun dışında şezlong şemsiye vs. bulmanız mümkün değil. Biz gittiğimizde saat 17.00 civarıydı. 4-5 grup dışında kocaman sahilde kimse yoktu. Gün boyunca ısınan siyah taşlar sırtınıza masaj yapıyor uzandığınızda; denizi de hemen derinleşiyor; bol çakıl taşlı ama pırıl pırıl... Açıkcası ben çok beğendim ama her zevke hitap etmeyebilir.

Bu notu aslında bu gezide tanıştığım iki şey için yazıyorum. Biri Ozbar; diğeri de Paralia ton Glaron (Glari Plajı)...
Ozbar, sahilde değil. Sakız sahilinde genelde eller havaya tipi club/barlar var... Popüler müzikler çalıyorlar. Ozbar içeride merkezde, tarif etmem mümkün değil. Merkeze gidip sorarak bulabilirsiniz, ya da müziğin sesine kulak verebilirsiniz. Mekan küçük, sevimli... Müzikler harika... Bildiğiniz parçaları farklı soundlarda duyuyorsunuz. Bence eller havaya yapmak istiyorsanız da öncesinde bir kokteyl için uğrayıp kulağınızın pasını silebilirsiniz.
GLARİ PLAJI

Glari Plajına gelince merkezden 9 km. uzakta, kuzeyde; Mersinidi manastırını geçince 200 m. ileride küçücük bir koy (Η παραλία των γλάρων βρίσκεται 9 χλμ βόρεια της πόλης της Χίου, κοντά στο Μερσινίδι. Είναι μία από τις ωραιότερες και πιο κοσμοπολίτικες παραλίες του νησιού). Deniz harika, işletme tertemiz. 2 Euro şezlong'a verip; 2.5 Euroya Frappe'nizi içebilirsiniz. Çeşme'de üzeri güneş yağı kaplı bir denize 30 TL giriş vermektense burada güzel müzik dinleyip şezlongda uzanıp, pırıl pırıl bir denize girip size insan gibi davranılan bir yerde keyif yapabilirsiniz. Tek cümleyle "Pazar günü için ideal" diyeyim. Geceleri de club gibi olduğunu söylüyorlar ama yol biraz virajlı, içmeyen bir kurban varsa yanınızda gidebilirsiniz. :)



3 Temmuz 2014 Perşembe

Ve Gaziantep Macerası Başlasın!

17 Haziran 2014 PC 2450 İzmir ADB- Gaziantep GZT Gate 242, 22F, 10:40

Bu Gaziantep gezisini 19. Ulusal Pazarlama Kongresi nedeni ile yapıyorum. O nedenle, bir şehir gezgininin notlarını bulamayacaksınız... Benimkisi sunumlar arasında Gaziantep hakkında az da olsa fikir edinmek için koşarcasına şehri gezen birinin notları olacak.

Öncelikle biz DEDEMAN CONVENTION HOTEL'de kaldık. Odaları çok güzeldi. İş seyahati için ideal bir otel bence... Fakat yemeklerinin yüksek Gaziantep beklentisi içinde olan müşterileri için çok başarılı olduğunu düşünmüyorum. Herşeyi hoşgörülebilirdi de bu gezi için bizlere en büyük dezavantajı şehre olan yaklaşık yarım saatlik uzaklığıydı. Otelden şehre minibüs var ama yine de niyeti Gaziantep'i gezmek olan birine ben Gaziantep içinden bir otel öneririm.
Genel olarak konuşmalar arasında 1885 yılında Halep Valisi Cemil Paşa'nın emri ile inşa edilen ŞİREHAN Otel'in adı telaffuz edildi. İpekyolu üzerindeki en büyük kervansaray olarak tanımlanıyor bu otel kendi Web sitesinde. Mayıs 2013'de restorasyonu tamamlanıp hizmete açılmış. Denememiş olmak ile birlikte tarihi koklamak için iyi bir seçenek olabilir diye düşündüm.

Gaziantep'de Yeme-İçme

Gaziantep ve yemek deyince akla kebap ve baklava geliyor. Kebap ve baklava denince de en bilinen isim İmam Çağdaş. Ama gezi sırasında has bir Gaziantepli'nin kebap ya da baklava yemek için İmam Çağdaş'ı pek tercih etmediğini öğreniyorum. Ama merakıma engel olamayıp burada bir lahmacun, ayran ikilisi denediğimi de söylemeliyim. Ben bir "kebap aşığı" değilim o nedenle kalitesi konusunda yorum yapamam ama benim damağıma oldukça lezzetli geldiğini söyleyebilirim.

Gezilerle ilgili en önemli şeyin "önerilere kulak kabartırken" öncelikle "kendiniz deneyimlemeden karar vermemek" olduğunu düşünüyorum. Çünkü zevkler farklılaşıyor ve size çok keyifli gelen birşey başkasına hiç bir tat vermeyebiliyor. 

BAKLAVA İÇİN ÖNERİLER: KOÇAK

Türk Lokumuna rakip Türk Baklavası Özge... :)
İçeri girer girmez insanı saran bir tereyağı kokusu var. Altın sarısı baklavalar göz kamaştırıyor. Baklavanın pırıltılı sarısı ve antep fıstığının yeşili arasındaki uyum harika. Lezzet 10 numara beş yıldız. Dolama, havuç ve şöbiyet. Ben en çok şöbiyeti beğendim...

En çok adı geçen yiyecekler: Antep fıstığı, kırmızı biber, dolma baharatı, köfte baharatı, baklava, şöbiyet, havuç, yuvalama, Balcan Kebabı (Patlıcan Kebabı), haşhaş kebabı.

Yuvalama hakkında azıcık konuşayım. Ben bu yemeği otelde deneme şansı buldum o nedenle geleneksel bir Antep yemeği olan "Yuvalama"yı beğenmemiş olmamı bir kriter olarak kabul etmek doğru olmaz. Hazırlaması çok zahmetli olan bu yemeği "Yuvalama Çorbası" diye adlandırdığınızda Antepli kadınlar bozlurmuş ve çorba değil yemek dermiş. Bu gerçeği bilin ve denemeden dönmeyin bence.

Birkaç restaurant ve kebapçı önerisi: Tekrarlıyorum kendi deneyimlerim olmadığı için güvenilir diyemem ama sohbetlerde adını duyduğum bir iki mekanı söyleyeceğim: Aşina, Bayazhan, Sahan, Küşlemeci Halil Usta

20 Haziran Cuma - HALFETİ-RUM KALE GEZİSİ

Gitmeden önce gitsem mi acaba gitmesem mi dediğim ama gidince iyi ki gelmişim diye düşündüğüm yer oldu Halfeti... Halfeti, Fırat'ın kıyısında küçücük bir köy. 1999 yılından itibaren yerel halktan insanlara kaptanlık eğitimi verilip takalar ile turistik geziler düzenlenmeye başlanmış Fırat'ın üzerinde. Tekne gezisinde son durak SAVAŞAN KÖYÜ. Köyün camisi Fırat nehrinin suları altından kalmış ve sadece minaresi görünüyor. Turun en etkileyici görüntülerinden biri buydu benim için.

Burada biz yemek molasını Çeşm-i Han restaurantta verdik. Haşhaş kebabı denenebilir. Ama lezzetin ya da genel ortamın eh işte olduğunu söylemeliyim Çeşm-i Han'da.

Bu arada Fırat nehri görüntüsü ile devamlı denizi çağrıştırıyor. Antep'de olduğumuzu bilmesek bir sahil kasabasında olduğumuzu düşünebiliriz.

Gaziantep Halfeti arası yaklaşık 100 km ve 1,5 saat. Halfeti yolu üzerinde Kelaynak Kuşları'nı (BALD İBİS) görmek üzere duruyoruz. Dünyada sadece Türkiye'de (Birecik/Urfa) ve Fas'da az sayıda koruma altında Kelaynak bulunuyormuş. 36 yıldır Türkiye'de koruma altında bulunan Kelaynaklar ağır tarımsal kimyasallar nedeni ile büyük zarar görmüşler ve sayıları 9'a kadar düşmüş. Şuan ise koruma sonucunda 162 adet Kelaynak var. Bir aileden yılda bir kere 4 yumurta elde ediliyor. 28 günlük bir kuluçka süresi var. 5 yıl boyunca üremiyorlar ve ilk 5 yılın sonunda ergen düzeyine ulaşıyorlar. Bu işe gönlünü vermiş olduğu görülen Mustafa Bey tüm detayları içtenlik ve heves ile anlatıyor.

GAZİANTEP'DE ALIŞ-VERİŞ

Kutnu Kumaş: Ben çok beğendim özellikle masaörtüsü olarak dekoratif amaçlı kullanım için çok güzel. Bakırcılar çarşısındaki KÜBBÜŞAH'a bakabilirsiniz.

Bakır: Bakırcılar Çarşısı ve etrafında yüzlerce çeşit var. Eminim çok özel ustalar ve çalışmaları da vardır ama turistik alan içinde olan herşey birbirinin aynı gibi. Ama elbette bakır ve bakırcılar çarşısı Gaziantep'in simgesi.

Baharat: Heryerde çok çeşit ver. Biz alışverişimizi tavsiye üzerine ZEYTİN HAN'dan yaptık.

Gaziantep Peyniri: Köy peynirinin biraz tuzlusu gibi. Benim damak tadıma çok uyduğunu söyleyebilirim.

Kahve: Tahmis Kahvesi en ünlü yer. Gece 11.30-12.00'ye kadar açıktı. En değişik/ünlü kahvesi MENENGİÇ KAHVESİ. Yarım yağlı sütle az şekerli yapılan bir kahve. İtiraf etmeliyim ki ben bitiremedim ve hiç de sevmedim. Üzerine şekersiz bir Türk kahvesi söyleyip "İşte kahve budur!" dedim.

Gümrük Han'da fincanda pişen dibek kahvesi de kahve sever birisinin denemesi gerekenlerden...

EN SONA GAZİANTEP'İN EN GÜZELİNİ BIRAKTIM!!! Zeugma Mozaik Müzesi

Zeugma, MÖ 300 civarında Büyük İskender'in generallaerinden biri tarafından kurulmuş antik bir şehir. Bugün Gaziantep ilinin Nizip ilçesine 10 km uzaklıktaki BELKIS köyü eteklerindedir.

Türkiye'de gördüğüm en modern ve etkileyici müzelerden biri Zeugma Mozaik Müzesi. Dünyanın bir numaralı mozaik müzelerinden birisi ve iyi bir rehber eşliğinde tadı damakta kalan bir tur. Işıklandırma, sergileme, bilgilendirme ile adeta o döneme gidiyorsunuz müzenin içerisinde.


Çingene kızı olarak bilinen Mainad Mozaiği 2. katta ve karanlık bir odada sunulan mozaik, çingene kızın bakışlarına odaklanmak için tasarlanmış.

Bir başka beni etkileyen mozaik ve hikaye de... Efsaneye göre Psyche, bilinmeyen bir ülkede yaşayan, eşsiz güzellikte bir prensestir. Psyche o kadar güzeldir ki onu bir kez gören erkekler tanrıça Afrodit'e tapınmaktan vazgeçerler. Afrodit bu duruma çok bozulur, oğlu Eros'a bu kızı dünyadaki en çirkin adama aşık etmesini emreder. Ne var ki Eros'un oku bu kez kendi yüreğine isabet etmiştir. Eros, Psyche'yi başka bir adama aşık edeceği yerde, kıza kendisi aşık olur ve meltem (batı rüzgarı) tanrısı Zephyros'un da işbirliği ile kızı yanına, kimsenin bilmediği bir saraya kaçırtır. Ölümlülerin bir tanrının yüzünü görmeleri yasak olduğundan Eros, kimliğini Psyche'den gizli tutar ve ona kendisine asla bakmamasını söyler. Birlikte oldukları oda bu yüzden her zaman kapkaranlık tutulmaktadır. Derken günün birinde Psyche, Eros'tan, çok özlediğini söylediği kızkardeşleri ile kendisini görüştürmesini rica eder. Eros buna razı gelir. Fakat saraya gelen kızkardeşler, görkemi karşısında küçük dillerini yuttukları sarayda yaşayan kardeşlerini ölesiye kıskandıkları için, Psyche'nin aklına olmadık kuşkular, meraklar sokarlar. Bir kahin, kızlara Psyche'nin kocasının bir canavar olacağını söylemiştir. Psyche işittiği bu laflar neticesinde içini kemirmeye başlayan meraka yenik düşerek bir gece, yanında uyumakta olan Eros'un yüzüne ışık tutar. Zavallı kız, gözlerinin önünde çirkin bir yılan değil de dünyanın en yakışıklı gencini görünce öylesine büyülenir ki aşkın verdiği dalgınlıktan, elindeki kandilden birkaç damla yağı Eros'un üzerine damlatır. Eros, büyük bir aldatılmışlık duygusu ve hayal kırıklığı içinde uyanır, durumu anlar anlamaz da sarayı terk eder. (Not: Hikayeyi tam hatırlayamadığım için http://yunanmitolojisi.com/tags/ask-tanrisi.html adresinden aldım)

"BİLİNMEZİ BİLİNİR KILMA; BİLİNİRSE AŞK OLMAZ"












1 Temmuz 2014 Salı

Defalarca Gitsem Bıkmayacağım Şehir NEW YORK!

Öncelikle New York için kısa bir tanımlama yapmalıyım. "Benim için defalarca gitsem bıkmayacağım şehirlerden biri..." 

5 Nisan 2014 Cumartesi Türk Hava Yolları (THY) ile New York yolculuğuma başlıyorum...

 THY ile İstanbuldan direkt New York'a uçuyoruz. Gece havalimanına 24.00 civarında indiğimizde Super Shuttle kurtarıcımız oldu. 24 saat hizmet sunun Super Shuttle ile havalimanından otelimizin önüne kadar transfer edildik. Kişi başı ücretimiz 18.50 $'dı. Çok ucuz değil belki ama kesinlikle sorunsuz. Welcome Center'in oradan bir telefon ile çağırıyorsunuz. Gelip sizi bulunduğunuz yerden alıyorlar. Web sayfasından rezervasyon da yaptırabilirsiniz. Pek çok kişi tek tek adrese teslim edildiği için havalimanı otel arasında 2 saate yakın bir zaman kaybettiğinizi belirtmeliyim.

6 Nisan 2014 Pazar 
CAFE BENE - (1611 Broadway New York) Kahve molası ya da kahvaltı için Times Square'deki güzel mekanlardan biri. Biraz pahalı (Americano 2,50$ - Vegetable Focaccia 4,25$ - Water 2,49$ ) ambiansı bence çok hş. Özellikle arka taraftaki kütüphane olarak tasarlanmış alanı mutlaka görmelisiniz. Keyifli sohbet molası için benden ambiansı ile puanları topluyor.

TIMES SQUARE - İnsan New York'da kendini bir Hollywood filminde oynuyormuş gibi hissediyor. Times Square'de ise bir pazarlama kitabının sayfalarında dolaşır gibisiniz. Meydan büyüleyici; bir pazarlama hocası olarak ben "THIS IS MARKETING!!!" dedim; bunu da "PAZARLAMANIN DİBİ" diye Türkçeleştirdim. Derslerde anlattığımız herşey dile gelmiş gibi Times Square'de...




7 Nisan 2014 Pazartesi


EATALY - (200 5th Avenue at W23rd Street) - Burası için sloganım "Beni buraya gömün!" İstanbuldaki Eataly'i görmedim ama burada konseptin daha erişilebilir (herkesin gidebileceği) olarak konumlandırıldığını söyleyebilirim. Kahveden harika tatlılara, balıkdan ete, sebzeden pizzaya, makarnaya, peynire kadar herşey var. Şarap ise olmazsa olmaz. Hem market hem de çok şık bir restaurant... Biz pazartesi akşam 10.30'da gittik; pizza/makarna bölümünde birşeyler yiyelim dediğimizde 1.5/2 saat beklersiniz dedi. Beklemeye değer mi bence o ambiansı hissetmek için değer.

New York'da yemek yenecek en güzel alternatiflerden biri... Benden 5 yıldızı aldı, yürümeye, beklemeye ve biraz da yüksek fiyatına rağmen...

Not: Times Square civarında konaklıyorsanız 25 blok kadar yürümeniz gerekiyor; bu da hızlı tempoda bir saatlik yol demek. Eataly içindeki et, balık, pizza, makarna gibi ana restaurantlara değil de meydanda bistrolarda birşeyler atıştırmak isterseniz sıraya girmiyorsunuz. İlk gördüğünüz masaya oturabilirsiniz.

Ne denedim? Traditional Fresh Mozzerella with Basil and Extra Virgin Oil THE CLASSIC ve MORELLINO DI SCANSANO 2011 Red Wine

Eataly'nin kesinlikle ruhuma hitap ettiğini söylemeliyim (En azından New York versiyonunun)



8 Nisan 2014 Salı

BROOKLYN KÖPRÜSÜ - Bir önceki geldiğimde uzaktan görmüş ama üzerinde yürünebileceğini bilmediğim için yanından geçip Wall Street'e gitmiştim. Bu sefer Ömür Hocam ile birlikte Grand Central'a gittik. Oradan Metro Card'ımıza para yükleyip City Hall (D-E Line'ı) istasyonuna gittik. İnip 11 EYlül olayının yaşandığı World Trade Center'ın bulunduğu GROUND ZERO diye adlandırılan alanı görüp Brooklyn'e doğru yürüdük.

Köprüye gitmeden önce Starbucks'a uğrayıp kahvenizi almanızı kahvenizle keyif yaparak köprüde yürümenizi tavsiye edebilirim. Ben öyle yaptım. Harika bir yürüyüş alanı... Köprüde Manhattan'dan Brooklyn'e yürürken her geriye dönüp baktığınızda sizi harika bir manzara bekliyor. Gerçekten beni etkileyen yerlerden biri oldu. Uzaktan Özgürlük Heykelini bile görmek mümkün...

AMERICAN MUSEUM OF NATURAL HISTORY - Doğal tarihi ve insanlık tarihini gözler önüne seriyor. Ama ben özellikle Dinosaurous Hall için gittim ki gerçekten çok güzeldi. İnanılmaz büyüklükteki dinazor ve hayvan iskeletlerini görmek mümkün müzede...







9 Nisan 2014 Çarşamba

VE HARD ROCK CAFE NEW YORK'dayım...

Öncelikle söylemeliyim ki bu benim ilk Hard Rock Cafe deneyimim. :) Ama bence daha önce kesinlikle denemeliymişim. İlk deneyimin New York'da olması iyi oldu; çünkü şehrin ruhu ile Cafenin asi ve rahat ruhu birbirine çok uyumlu. Oturmak için uzun bir sıra vardı ama barda oturmak için kural "First come first serve" ve barda oturmak bence masada oturmaktan daha keyifli...
Yemek tercihim kızarmış tavuk parçaları ve Budlight oldu... Bira zaten olmazsa olmaz!!!
"Being a rock star has its privileges"
New York Times Square'de görülmesi gereken yemek yenecek noktalardan birisi...

Ve bugün 10 Nisan 2014 Perşembe... Kendimi artık bir NEW YORKER olarak hissetmeye başladığımı söyleyebilirim. Cafe Clementine SOHO'dan Ground Zero'ya doğru yürürken dinlenme noktam olan yerel küçük cafe.... Pencereden sokağa bakan bir bistroda kahvemi yudumluyorum...

VE OLMAZSA OLMAZ ALIŞVERİŞ ÖNERİLERİ

WOODBURY COMMON PREMIUM OUTLET - Tüm markaları bir arada bulabileceğiniz bir outlet burası. Sabah 10.00'da açılıyor ve 21.00'da kapanıyor. 7.15'fden itibaren Gray Line'ın otobüsleri var. Yaklaşık her yarım saatte bir de otobüs kalkıyor. Başka firmaların shuttle'ı da var. Ben Gray Line'ı kullandım. Gideceğinizden en az 15 dk. önce kapıda olmanız iyi olur kuyruk oluyor. Dönüşte de son otobüse kalmamanızı öneririm. Yaklaşık 1 saatlik yol deseler de 8.15 servisim 9.50'de Woodbury'de oldu. Dönüşte ise 16.10 servisim 18.30'da New York'daydı. Yani New York'da trafik her zaman süpriz yapabilir.

CENTURY 21 - Kesinlikle New York'da uğranması gerek. Ground Zero / World Trade Center / Cortlandt St. / City Hall istasyonlarından çok yakın. Çanta, valiz, gözlük, saat almak için ideal...

SON OLARAK JFK TERMİNAL 1 ile ilgili bir iki şey söyleyeyim. Akşam/gece uçuşunuz varsa ve biraz da önce havalimanına ulaştıysanız iyi bir kahve içecek; adam gibi birşeyler yiyecek bir şey yok. Özellikle pasaport kontrolden sonra (ki ben pasaport kontrolün bile pasaport kontrol olduğunu anlamakta zorlandım) tam bir hayal kırıklığı. Aç iseniz Starbucks'a, Pret a Manger'a uğrayın, yanınıza birşeyler alın öyle gidin.

Dönüşte havalimanına giderken yine Super Shuttle'ı kullandık. Şehirden çıkmak (dolaşıp pek çok kişiyi aldığı için) epey zaman aldı; havalimanına 2 saatte ulaştık. Shuttle kullanırken bunu göz önünde bulundurmayı unutmayın...

Bir dahaki New York gezisinde yapılacaklar...

  1. Times Square 
  2. Eataly
  3. Hard Rock Cafe
  4. SOHO'da bir cluba gitmek ya da TAKA TAKA'da yemek
  5. Blues/Jazz dinlemek
  6. Broadway
  7. Central Park çevresini keşfetmek
  8. Central Park'da sabah sporu
  9. Roof Bar
  10. Empire State
  11. Biftek yemek
  12. Don't tell mama! da birşeyler içmek...